Ulusal Kültür, Ekonomik Örgütlenme Ve Rekabet

 

Harun ULU
Rekabet Kurumu
Rekabet Başuzmanı
hulu@rekabet.gov.tr
 

Günümüzde iktisat, psikoloji ve yönetim bilimlerinin bulguları evrensellik iddiası taşımaktadır. Küreselleşmeye bağlı olarak bu bilimlerin buyrukları ve iyi uygulama örnekleri, kalkınmaya çalışan ülkeler tarafından ulusal sınırlar içerisinde tatbik edilmeye çalışılmaktadır. Bununla birlikte, çoğunlukla söz konusu çabaların ekonomik-toplumsal-siyasal alanda istenen sonuçları vermediği görülmektedir.

Bu yazıda, ulusal kültür – rekabet - ekonomi ilişkisi ele alınarak, piyasa sisteminin normatif anlamda çeşitli kültürlere uygunluğu konusu ele alınmaya çalışılacaktır. Bu alandaki incelemenin, serbest piyasa sistemi yoluyla global ekonomiye eklemlenmede ülkelerin başarı/başarısızlıklarının nedenlerinden bazılarını ortaya koyabileceği düşünülmektedir.

I. Kültür ve Kültürel Boyutlar

Gerçeklik olarak kabul edilen hususların bir insan yaratımı olduğu genellikle kabul edilen bir husustur. Başka bir ifade ile gerek fen bilimleri, gerekse sosyal bilimlerin bulguları ancak insanın varlığı, bir öznenin onu anlaması şartıyla geçerlidir. İnsanın olmadığı bir dünyada, örneğin yer çekim kuvveti diye bir gerçekliğin olmadığı ileri sürebilir. Bu açıdan sosyal yaşamın da, tabiat gibi, kendine özgü kuralları ve gerçekleri olan ikinci bir doğa oluşturduğu kabul edilebilir. Bu ikinci doğanın kuralları ve içeriğini ise kültür oluşturmaktadır. Şöyle ki; kültürel formlar ve pratikler sosyal gerçekliği anlamlandırma, toplum üyelerinin düşünce, duygu ve davranışlarını belirlemesi bakımından bu ikinci doğayla özdeşleştirilebilir. Bu bakımdan kültür, anlamların üretilmesi ve gündelik hayatın tecrübelerini kapsaması bakımından sosyal gerçekliğin kurulduğu, tekrar üretildiği ve yorumlandığı alan olarak görülebilir.

Tarihe dayalı olan kültür, toplum üyesinin tüm parçalarını kapsar: beden, akıl ve ruh. Şöyle ki; maddi şekle bürünen kültür, bireyin maddi görünüş ve yaşamını (giyim-davranış), düşüncelerini (akıl) ve psikolojisini (ruh) belirler. Bu açıdan kültür, geçmişi yorumlayıp gelecekle bağ kurmak açısından birey için önemlidir. İçselleştirilen kültür, sosyal alanda bireyin düşünmeden, otomatik olarak hareket etmesini sağlar. Bu bakımdan kültürü, davranışlarımızın %95’inden fazlasını oluşturan bilinçaltı ile karşılaştırmak olanaklıdır. Öte yandan, özgün bir yaşam ve topluluk için ortak bir anlayış sağlayan kültür sadece bireyde değil, aynı zamanda sosyal-siyasal-ekonomik kurumlarda da kendini açık eder.

Toplumların en geniş anlamda milli devletler şeklinde örgütlenmeleri nedeniyle kültür denildiğinde genellikle ulusal kültürler anlaşılmaktadır. Kültüre ilişkin araştırmalar daha alt grupları içerse de burada, her ne kadar homojen olmasa da, ulusal kültürler ele alınacaktır. Öte yandan, kültüre ilişkin yürütülen çalışmalar içerik ve amaç bakımından farklılık arz etmektedir. Örneğin, İngiliz kültür çalışmaları ideolojinin, Fransız kültür çalışmaları sembollerin toplum üzerinde etkisini incelerken; Alman kültür çalışmaları konuya daha çok felsefi açıdan yaklaşmaktadır. Her alanda olduğu gibi, bu alanda da pragmatik bir yol izleyen Amerikanların çalışmaları, kültürler arasındaki farklılıkları ortaya koyarak ticari etkinlikleri buna göre düzenlemeye yöneliktir. Bu açıdan bakıldığında, diğer ülkelerin kültür çalışmaları sosyoloji-antropoloji alanında kalırken, Amerikan kültürlerarası çalışmaları işletme alanında yürütülmektedir.

İktisat ve işletme alanına yönelik olması bakımından burada Amerikan kültürlerarası çalışmalara yer verilecektir. Bu alandaki çalışmaların temelini, Hostede’nin 1970’lerde başladığı ve aralıklarla güncellediği araştırmalar oluşturmaktadır. Hostede çalışmasında, 116.000 IBM çalışanını inceleyerek ekonometrik modelleme üzerinden ulusal kültürlere ilişkin belirleyici boyutları ortaya koymayı amaçlamıştır. Bu çerçevede Hofstede, kültürel boyutları, toplumun eşitsizliğe ve otoriteye bakışı, bireyin diğerleri ve toplumla ilişkisi, rekabet ve başarıya yaklaşımı ile, belirsizlikle başa çıkma yöntemleri açısından incelemiş ve toplam 6 kültürel boyut ortaya koymuştur: güç aralığı, bireysellik, erillik, belirsizlikten kaçınma, kısa-uzun dönem oryantasyonu, müsamaha.

Hostede, çalışmalarında 70 ülkenin kültürel boyutlarını sayısal olarak (göreceli) ortaya koymuştur. Bu çerçevde,  kültürel boyutların bazı ülkelerdeki görünümüne aşağıda yer verilmiştir. Burada dikkate alınması gereken husus, kültürel boyutlara ilişkin skorların göreceli olduğudur. Bu bakımdan, söz konusu skorlar tek başına bir anlam ifade etmemekte, ancak kıyaslanarak anlam kazanmaktadır. 1970’ten sonra yapılan kontrollerde, küreselleşmenin yol açtığı kültürel değişmelere rağmen ulusal kültürlere ilişkin söz konusu göreceliliğin devam ettiği belirtilmektedir.

Tablo-1: Bazı Ülkelerin Kültürel Boyutlara İlişkin Göstergeleri

 
Ülke
Güç Aralığı
Bireysellik/
Kolektivite
Erillik/
Dişilik
Berlirsizlikten Kaçma
Kısa-Uzun Dönem Oryantasyonu
Müsahama/
Kısıtlama
Türkiye
66
37
45
85
46
49
Rusya
93
39
36
95
81
20
Çin
80
20
66
30
118
22
Hindistan
77
48
56
40
61
26
Japonya
54
46
95
92
80
42
G.Kore
60
18
39
85
75
n.a
Mısır
70
25
45
80
n.a.
4
ABD
40
91
62
46
29
68
İngiltere
35
89
66
35
25
70
Kanada
39
80
52
48
23
69
Avustralya
36
90
61
51
31
71
Norveç
31
69
 8
50
44
55
İsveç
31
71
 5
29
20
78
Almanya
35
67
66
65
31
40
Fransa
68
71
43
86
39
48
Yunanistan
60
35
57
112
44
49

Kültürel boyutların ne anlam ifade ettiğine ilişkin açıklamalar aşağıda sunulmuştur.

Güç aralığı (GA -power distance): GA kavramı, toplumun güç dengesizliğine bakışı ve bu dengesizliği kabullenme eğilimini ölçmektedir. Bu rakam (korelasyon: 1.00, yani 100 üzerinden okunmalıdır) yüksek olan ülkelerde servet, güç, sosyal statü ve kanunların uygulanışındaki eşitsizlik normal olarak kabul edilmekte ve açıklama talebinde bulunulmamaktadır. Bu açıdan yüksek GA’lı toplumlarda ekonomik ve sosyal alanda hiyerarşik örgütlenme biçimi yaygındır. Öte yandan, yüksek GA’lı toplumlarda zayıfların güçlülere bağımlı olması gerektiği düşünülürken, düşük GA’lı toplumlarda zayıf ve güçlü arasındaki karşılıklı bağımlılık dikkate alınmaktadır. Organisazyon açısından bakıldığında ise yüksek GA’lı toplumlarda merkeziyetçilik ön plana çıkarken, düşük GA’lı toplumlarda adem-i merkeziyetcilik önem kazanmaktadır. Öte yandan, GA skoru toplum bireyler arasındaki iletişimin şeklini ve içeriğini de göstermektedir. Buna göre yüksek GA’lı toplumlarda iletişimde kapalılık, yani ima söz konusudur. Otorite konumundakiler meramını ima yoluyla anlatır ve bireyde bunu anlar. Düşük GA’lı toplumlarda ise her türlü ilişkide bireyden meramını açıkça belirtmesi beklenir. Hostede, Türkiye’nin GA skorunun yüksek olduğunu; dolayısıyla bu ülkede hiyerarşinin önemli olduğunu, gücün yöneticilerde toplandığını; iletişimin dolaylı ve seçici bilgi vermeye dayandığını belirtmektedir.

Bireyselik-kolektivite (Individualism/collectivism): Bireysellik skorunun yüksekliği, bireyin toplumdan önce geldiğini; düşük olması ise toplumun bireyden önce geldiğini göstermektedir. Bireyin kendi amaçlarını özgürce takip etmesi anlamına gelen bireysellik, toplum üyelerinin birbirinden bağımsız olması anlamına gelirken, kolektif toplumlarda toplum üyelerinin karşılıklı bağımlılığı söz konusudur. Bu kültürel boyut serbest piyasa sisteminin ülkede verimli bir şekilde işlemesi için önemlidir. Serbest piyasa sisteminin dayandığı rekabetin oluşabilmesi için işgücü ve sermayenin rasyonel bir şekilde kara odaklanması gerekmektedir. Kolektivizm, bu tür özgürlükleri kısıtlaması bakımından  serbest piyasa teorisinin öngördüğü rasyonel birey kabülü ile çelişmektedir. Bireysel bağımsızlık ve profesyonellik konusunda önemli bir gösterge olan bu boyut ülkemizde düşük olup, Hostefede tarafından kolektivist olarak nitelendirilmektedir.

Erillik – Dişilik (masculunity/femininity): Erillik, toplumun başarı, tanınma ve yüksek kazanç gibi unsurlara önem verdiğini göstermektedir. Bireyi neyin motive ettiğini dikkate alan bu boyuttaki yüksek skor agresiflik göstergesi olup, toplumun rekabet ve başarıya odaklı olduğunu; düşük skor ise toplumda diğerlerini de düşünmenin ve yaşam kalitesinin önemli olduğunu göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında yüksek erilliğin, bireysellik gibi, serbest piyasa sisteminin aradığı rasyoneliteye uygun bireylerlerden oluşan topluma işaret ederken, dişilik ekonomik rasyoneliteden çok aile, toplum gibi hususların toplumda ön palan çıktığını göstermektedir. Hostede, Türkiye’nin bu boyutta ortalarda, fakat dişil alanda yer aldığını; bu ülkede konsensus ve sempatinin önemli olduğunu belirtmektedir.

Belirsizlikten kaçış (Uncertainty avoidance): Bu boyut toplumun geleceğe, belirsizliğe karşı tepkisini ölçmektedir. Dolayısıyla, buradaki yüksek skor toplumun belirsizlik karşısında kaygıya kapıldığı ve olayları kontrol etmeye çalıştığını göstermektedir. Düşük skor ise toplumun belirsizliği tolere edebildiğini göstermektedir. Belirsizlikten kaçıs skorunun düşük olması, bireylerin girişim, risk alma, kendine güven ve inovasyon eğilimlerinin yüksek olduğuna işaret etmektedir. Öte yandan, buradaki yüksek skor, yüksek superegoya, yani kural ve ahlak anlayışına sahip bireylerden oluşan bir topluma işaret ederken, bu alandaki düşük skor, toplumun düşük superegolu bireylerden oluştuğu anlamıda gelmektedir.

Hostede, Türkiye’nin bu alanda yüksek skora sahip olduğu, dolayısıyla belirsizliği ve kaygıyı azaltmak için bol miktarda kanun ve düzenleme gerektiğini belirtmektedir.

Kısa-uzun vadeli oryantasyon (long-short term orientation): Bu alandaki yüksek skor, toplumun uzun döneme odaklandığı, tutumlu, soğukkanlı olduğunu göstermektedir. Düşük skorla gösterilen kısa dönemli oryantasyon ise toplumun bir an önce sonuç almaya odaklandığını göstermektedir. Düşük uzun dönemli oryantasyon, serbest piyasa sisteminin aradığı, veri koşullar içinde hemen rasyonel kararlar verebilme özelliğinin toplum üyelerinde mevcut olduğunu göstermektedir.

Müsahama-kısıtlama (indulgence-restrain): Bu boyut, toplumun, bireyin ihtiyaç ve arzularını özgürce tatmin etmesine bakışını ortaya koymaktadır. Yüksek skor bu alandaki müsahamayı gösterirken, düşük skor bu alandaki kısıtlamalara işaret etmektedir.

Burada belirtmek gerekir ki, iyi/kötü kültür diye bir mefhumun olmadığını belirtmek gerekmektedir. Bu çalışmada yer verilen görüşler sadece rekabetçi piyasa-kültür ilişkisini kapsamaktadır. Başka bir ifade ile serbest piyasanın gerekleri temel alınarak kültürler değerlendirilmektedir. Öte yandan, burada yer verilen araştırmaların batılı ve sınırlı bir bakış açısına dayandığını da belirtmek gerekmektedir. 

Burada kısaca ele alınan kültürel boyutların rekabet ile ilişkisine yönelik değerlendirmelere aşağıda yer verilmiştir.

II. Kültür –  Rekabet - Ekonomi İlişkisi

Ulusal kültürler ve ekonomik örgütlenme arasındaki ilişkiyi yukarıda verilen kültürel boyutlara dayanılarak yorumlamak mümkündür. Burada hemen belirtmek gerekir ki; serbest piyasa sistemi İngiltere’de ortaya çıkmış ve önce Anglosakson dünyaya, daha sonrada diğer ülkelere ihraç edilmiştir. Bu nedenle, temeli Avrupa kültürüne dayanan serbest piyasa sistemi, diğer kültürlere saf haliyle uyum sağlayamamakta ve doğduğu ülkedeki gibi işleyememektedir. Bunun nedenlerinden bazılarının, Hofstede’nin kültürel boyutlarına dayanarak açıklamak olanaklıdır. Bu çerçevede, Hostede’nin bireysellik-güç aralığı matriksine göre ülkeleri konumlandırdığı aşağıdaki tablodan faydalanılabilir.

Tablo – 2: Bireysellik – Güç Aralığı (Hofstede, 2010, s.103)

 

Bilindiği gibi, serbest piyasa sisteminin temeli, bağımsız oyuncuların kendi rasyonel iradeleri ile verdikleri kararlara dayanmaktadır. Tablo-2’ye bakıldığında ulusal kültürler arasında bireysellik ve eşitlik konularında derin farklılıklar olduğu görülmektedir. Serbest piyasa ekonomisinin gereklerine Tablo’nun sol – alt diliminde yer alan kültürel özellikler (yüksek bireysellik, düşük güç aralığı) uygun düşmektedir. Nitekim burada Anglosakson ülkeler (ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, İrlanda) bulunmaktadır. Türkiye’ye bakıldığında, ülkemizin kültürel örüntüsünün serbest piyasa teorisinin kabulleri ile tam olarak uyumlu olmadığı görülmektedir.

Tablo – 3: Bireysellik – Erillik (Hofstede, 2010, s.147)

Bireysellik – erillik açısından bakıldığında, bu tablonun da ulusal kültürlerin rekabetçi ekonomiye uygunluğu konusunda ipuçları verdiği görülmektedir. Yüksek bireysellik ve erilliğin serbest piyasa ekonomisi için önemli olduğu dikkate alındığında, bu alanda yine ABD, İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, İrlanda ve Kanada’nın (sağ-alt parça) önde olduğu görülmektedir. Ülkemiz ise bu konuma zıt bölge içinde yer almakla birlikte ortalamadan çok uzakta değildir.

Tablo – 4: Güç Aralığı – Erillik (Hofstede, 2010, s.152)

Rekabete dayalı serbest piyasanın erillik ile doğru orantılı, güç aralığı ile de ters orantılı olduğu dikkate alndığında, Tablo-4’te görüldüğü gibi, bu sistemin sol-alt parçada yer alan kültürler tarafından daha iyi tatbik edileceği düşünülmektedir.

Öte yandan, belirsizlikten kaçınma açısından bakıldığında, bu boyutta rekabetçi sisteme en uygun kültürün düşük skora sahip olması gerektiği söylenebilir. Şöyle ki; düşük belirsizlikten kaçma skoruna sahip kültürde bireylerin iş değiştirmesi, yeni alanlara girmesi ve denenmemiş yolları denemesi, değişime ve yeniliğe açık olması daha kolaydır. Aşağıdaki tabloya bakıldığında, ülkemizin bu alanda da rekabet açısından favori olan bölgenin zıttında yer aldığı ve buna büyük ölçüde yüksek GA’nın neden olduğu görülmektedir.
 
Tablo – 5: Belirsizlik toleransı – Erillik (Hofstede, 2010, s.214)

Aşağıdaki, bireysellik-belirsizlik toleransı konusunda ulusal kültürlerin konumlarını gösteren tablo da, yukarıda yer verilen yorumları destekler niteliktedir.

Tablo – 6: Bireysellik- Belirsizlik toleransı (Hofstede, 2010, s.219)

Konuya hoşgörü ve  kısa dönem oryantasyonu açısıdan bakıldığında ise aşağıdaki tabloyla karşılaşılmaktadır.

Tablo – 7: Kısa Dönem oryantasyonu - Hoşgörü (Hofstede, 2010, s.219)

Genel anlamda rekabetçi sistem ve ekonomik organizyon yapısı açısından bakıldığında, kültürlerin belirsizlikten kaçma ve güç aralığı boyutlarının bu konuda aydınlatıcı bilgi verebileceği düşünülmektedir. Aşağıdaki tablodaki konumundan, daha öncede ifade edildiği gib ülkemizde organizasyonların pramid şeklinde, hiyerarşiye dayalı şekilde işleyebileceği, günümüz ekonomisinin gerektirdiği esneklikten mahrum olduğu görülmektedir. Hızla değişen ekonomik koşullara uyum sağlayabilmek ve çalışanların yeteneklerini en iyi şekilde kullanabilmeleri ve motivasyonlarını yükselmesi gibi nedenlerle Anglosakson ülkelerde şirketler otonom gruplara dayalı olarak organize olmaya başlamışlardır. Kararlara doğrudan katılan ve bazı alanlarda şirket yerine karar alan bu otonom grup modeli Türkiye ve özellikle güç aralığı ve belirsizlikten kaçma skoru yüksek olan Doğu ülkelerinde yaşama geçirilememektedir.

Tablo – 8: Belirsizlikten kaçma – Güç aralığı (Hofstede, 2010, s.303)

Yukarıda yer verilen tablolara bakıldığında, aslında ekonomik açıdan bir bütünmüş gibi ele alınan Avrupa ülkeleri arasında önemli farklılıklar olduğu görülmektedir. ABD açısından bakıldığında, pragmatizm dışında felsefi düşünce geliştirmeyen bu ülkenin son yüzyılda rekabetçi sistemi en iyi uyguladığı şeklinde yorum yapmak mümkündür. Şöyle ki; diğer gelişmiş ülkelerin keynesci politika izeldiği dönemde dahi refah politikalarından kaçınan ABD’de gerek reel sektör, gerekse işgücü sektörü hep rekabete açık olmuştur. Bununla birlikte, gelinen noktada ABD’nin, geçmişte bir dönem refah devleti politikaları izleyen İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, İrlanda ve Kanada ile birlikte birbirine yakın kültürel boyutlara sahip olduğu, çok indirgemeci bir tarzda, iddia edilebilir. 

Almanya ve Fransa ise ekonomik açıdan Anglosakson ülkerden farklılık arz etmektedir. XIV. Louis döneminden bu yana ekonomik açıdan teknokrasiye dayalı bir kalkınma stratejisi izleyen Fransa’da liberal düşünce nispten geç bir dönemde kendine yer bulmuştur. Kolektivist olarak nitelendirilebilecek Fransa’da sendikalar hala güçlüdür ve devletin ekonomide önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Nitekim Fransa, AB Komisyonu’nun başta enerji olmak üzere çeşitli sektörlerin rekabete açılması yönündeki politikalarına direnmektedir. 

Nispeten geç bir zamanda ulusal birliğini kuran Almanya’da da liberal düşünce kendine ancak II.Dünya Savaşı’ndan sonra yer bulabilmiştir. Şöyle ki; Bismark ile 1880’lerde başlayan modernleşme hareketi toprak aristokrasisine bağlı olarak yürütülmüş ve sonuçta ekonomik sistem feodal köklerinden kurtulamamıştır. I. Dünya Savaşı’ndan sonrada tekelleşmeye dayalı bir kalkınma politikası izleyen Almanya, özellikle 1928-1940 yılları arasında, hala ekonomiyi domine eden büyük sanayi şirketleri ve bankalar yaratmıştır. Öyleki 1930 yılında Almanya’da 3.500 kartelin olduğu bildirilmektedir. Etik alanda Kantçı ödev ahlakının izlerin görülen Almanya’da, tarihsel kökenleri olan kolektivitenin ve devletin aşkınlığı düşüncesinin hala ağır bastığı söylenebilir. Nitekim, Fransa gibi Almanya da AB Komisyonu’nun başta enerji olmak üzere bazı piyasaların serbestleştirilmesi talebine direnmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Avrupa Birliği’nin temelini teşkil eden ülkeler arasında ekonomik ve örgütsel anlamda aslında derin farklılıklar olduğu görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, ülkeler arasında makroekonomik şoklar açısından asimetrilerin söz konusu olduğu Euro bölgesinde, serbest piyasa sistemi çerçevesinde kalarak ortak para ve mali politikalar uygulanabilmesinin olasılığı zaten tartışma konudur. Öte yandan, Anglosakson ülkeler, İspanya, Yunanistan, Almanya ve Fransa ile eski demir perde ülkeleri arasındaki kültürel boyut asimetrileri de dikkate alındığında, özellikle kriz dönemlerinde AB içerisinde ortak bir dil oluşturabilme güçlüğü söz konusu olabilecektir.

Kuzey ülkeleri İsveç ve Norveç’in kültürel boyutlarına bakıldığında, bu ülkelerin dünyada  istisna teşkil ettiği söylenebilir. Şöyle ki, söz konusu ülkelerin tek haneli erillik skorları dikkate alındığında aslında bu ülkelerde rekabet, yarışma diye bir mefhumun olmadığı iddia edilebilir. Korparatist bir yaşamın sürdüğü bu ülkelerde sosyal politikalar piyasa sistemi dışında yürütülmekte olup sendikalaşma oranı %90’ın üzerindedir. Devlet kurumlarının internet sayfaları ziyret edildiğinde görülebilceği üzere, ekonomiyi bir değişim alanı olarak değil ihtiyaçların giderilmesi için bir araç olarak anlayan söz konusu ülkeleri ziyaret edenlerin ürün çeşitliliğinin azlığından şikayet etmeleri de bu kapsamda anlaşılır bulunmaktadır. (Birleşmiş Milletler’in 2011 yılında için açıkladığı ve ekonomik-sosyal göstergelerden oluşan “insani gelişim endeksi”nde Noveç 1., İsveç de 10. sırada yer almaktadır.)

Doğuya bakıldığında, Japonya’nın ilginç bir görünüm arz ettiği görülmektedir. 1880’lerde geleneğe dayalı modernleşme sürecine giren Japonya’da birbiriyle uyuşmaz görünün kültürel boyutların (yüksek bireysellik-erillik, düşük güç aralığı) bir arada olduğu görülmektedir. Bu ülkede her işletmenin sendikası bulunmaktadır. 128.000 sendikanın olduğu ülkede sadakat karşılığı birey, hayat boyu iş garantisiyle özel sektörde çalışmaktadır. Bununla birlikte gerekse Almaya ve Fransa, gerekse Japonya sendikalar nedeniyle artan işgücü maliyetleri karşısında global pazarlarda rekabetçi pozisyonlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu dile getirilmektedir.

Diğer doğu ülkelerinde de kolektivitenin ağır bastığı görülmektedir. Asya kaplanları olarak isimlendirilen ülkeleri de kapsayan bu kültürlerde her ne kadar rekabet ve pazar ekonomisinden bahsedilse de, ekonomik ve organizasyonel yapılanmanın ve kalkınma stratejilerinin yerel nitelikler taşıdığı bilinmektedir. Örneğin bu ülkelerin çoğunda, dayanışmacı anlayış çerçevesinde, ekonomik kalkınma devlet-özel sektör işbirliğine dayalı projelerle gerçekleştirilmektedir. Teknolojiye mesafeli duran Hindistan ise ağır sanayi kurmaktan kaçınarak servis sektörüne bağlı bir kalkınma stratejisi izlemektedir. Öte yandan, doğunun uzun dönemli oryantasyonu, kısa dönemli gelişmiş batılı ülkeler karşısında, özellikle pazarlıklar ve strateji geliştirmede önemli bir silah olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de batı ile doğu arasında zaman anlayışı konusunda da derin farklılıklar bulunmaktadır. Sanayi öncesi toplumlarda genelde doğaya bağlı olarak algılanan (mevsimler vs) zaman mefhumu, ekonomik gelişme ile birlikte mekanik saat düzeyine indirgenmiş ve zaman aralıkları homojenleştirilmiştir. Batının şimdiki ana odaklanan zaman algılamasına karşın, doğu toplumlarında homojen olmayan geçmiş-şimdiki-gelecek zaman algılamasının varlığı bu topların gerçeklik anlayışını ciddi şekilde etkilemekte ve bu durum uzun-kısa dönemli oryantasyon skorlarından açıkça görülmektedir.  Aslına bakılırsa, Harvey’nin ortaya koyduğu gibi, günümüzde iletişim ve ulaştırma sektöründe yaşanan gelişmeler neticesinde zaman-mekan sıkışması olarak isimlendirilen yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Duyular yoluyla algılamanın ön koşulu olan zaman ve mekanın sezgisindeki bu değişim dünyadaki tüm insanlığın ortak tecrübe ettiği bir durumdur.  

Bilindiği gibi, serbest piyasa sisteminin temeli oyuncuların rasyonalitesine, yani karı ve faydayı en çoğa çıkarma yönelimlerine dayanmaktadır. Bu açıdan, yukarıda yer verildiği gibi, toplumdaki bireyselleşme seviyesi rekabetçi bir ekonomi için önemlidir. Bu açıdan bakıldığında, özellikle doğu ülkelerindeki kolektivist toplumların irrsyonel olduğu sonucu çıkarılabilir. Bununla ilgili olarak Fransız sosyolog/antropolog Bourdieu’nun düşüncelerine göz atmak faydalı olabilir. Bourdieu’ya göre, iktisat teorisinin kabul ettiği gibi, değişim (exchange) ve karı maksimum etme eğilimi insanın doğasında vardır. Ancak değişim ve kar maksimizasyonu sadece maddi olarak değil, kültürel, sosyal ve sembolik olarak da mümkündür. Başka bir ifade ile, toplumun değerlerine göre sosyal alandaki (aile, network), kültürel (geleneğe bağlılık vb.) ve sembolik (onur, erdem) gibi sermaye çeşitleri de vardır ve birey tarafından bunlar maksimum edilmeye çalışılır. Dolayısıyla, paranın yanında başka değişim araçları da olduğu dikkate alınırsa, geleneğe daha bağlı doğu ülkelerindeki kolketivizmin rasyonalitesinin bu tür sermaye çeşitlerini maksimum etmeye dayandığı söylenebilir. 

Toparlamak gerekirse, teorik olarak evrensel, yani her zaman ve mekan için geçerli olduğu düşünülen neoklasik iktisat teorilerinin ve bunun temelini oluşturan rekabetin batı merkezli bir bakış açısı sunduğu düşünülmektedir. Bu nedenle, söz konusu teorilere dayanarak oluşturulan politikaların yerel şartlara göre revize edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde, ülkemizin 1838 Balta Limanı Anlaşması (İngiliz Serbest Ticaret Anlaşması) ve 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayarak bu güne kadar gelen serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde birçok kez yaşadığımız gibi, çeşitli olumsuzlukların ortaya çıkması söz konusu olabilecektir.  

Son olarak, serbest piyasa sisteminin global ölçekte yayılması ile ilgili değerlendirmelere göz atmak yerinde olacaktır. Burada ilk olarak, kültürel boyutlara ilişkin skorların göreli olduğunu tekrar belirtmek gerekmektedir. Başka bir ifade ile, bu boyutlar her kültürde zaman içerisinde değişmektedir. Bu değişimin yönü ise serbest piyasa sisteminin gerektirdiği yöndedir. Ancak mutlak anlamdaki bu değişme ülkeler karşılaştırıldığında göreli olarak sabit kalmaktadır. Serbest piyasa sisteminin küresel yayılmasına gelindiğinde, bu konuda iki zıt görüş bulunmaktadır. Birinci grupta yer alanlar, serbest piyasa ekonomisinin demokrasi, hoşgörüyü getireceği, bu süreçte tüm ulusların ortak bir kültürel noktada buluşacağı ve anlaşmazlıkların ortadan kalkacağını savunmaktadır. Nitekim, son dönemlerde global bir sivil toplumun mümkün olup olmayacağı tartışılmaktadır. Serbest piyasa ekonomisinin ve dolayısıyla modernliğin yayılmasına karşı çıkan ikinci grup ise, bunların batı değerleri taşıması nedeniyle diğer kültürleri ve çeşitliliği tahrip ettiğini ileri sürmektedir. Batı değerlerinin yayılmasının dünya çapında totaliter bir yaşam tarzı yarattığını ileri süren bu muhaliflere göre, ekonomik ve sosyal sistemler evrensel değildir, bu nedenle her kültür kendine özgü bir ekonomik model ve modernleşme biçimi izlemelidir.

Kaynaklar:

Thompson, E.P. (1976). Time, work-discipline, and industrial capitalism. Past and Present, 38(1)
Hostede, G., Minkov, M. (2010) Cultures and Organisations. 3. basım, ABD: McGraw-Hill.
Hofstede, G. (2001) Cultural Consequences, 2. basım, ABD: Sage Publications Inc.
Bourdieu, p. (2005) The Social Structure of the Economy, ABD: Polity Press.
Harvey, D. (2010) Postmodernliğin Durumu. 5. basım, İstanbul:Metis Yayınları.

* Çalışmada yer verilen görüşler, yazarın kendi görüşleri olup Rekabet Kurumu’nu bağlayıcı değildir.